Bu meseleyi büyüğümüz Hacı Koç Ali anlatırdı. Ben de onun ağzından naklediyorum: Osmanlı ile Rus arasında savaş çıkar. İstanbul Türkü olan 18 asker ile Muş’un Mellexidira köyünden iki Kürt, Ruslara esir düşer. O iki Kürdün isimleri Mihemed Reşîd ve Melle Xelîl’dir.
Çar Nikola’nın bazı askerleri bu esirlere, "Gidin, bu köyler Müslüman Kürt köyleridir, belki sizi kurtarırlar," derler.
Bu askerler Şamiran köyüne gelirler ve her ev ikişer kişiyi sahiplenip korur. Mihemed Reşîd ve Melle Xelîl, İso oğlu Maruf’un evindeydiler. Teyo oğlu Sano’nun evi, Hacı Mahmut’un evi, Hacı Muhammed’in evi; her ev ikişer kişiyi yanına alır.
Osmanlı askerleri Şamiran’dayken, Millî aşiretinden bir yardım çağrısı (hewar) gelir. Ermeniler çevrelerini sarmıştır. Hacı Mahmut, yardım çağrısına gitmek için otuz adam seçer. Millîler aynı zamanda Halife ailesinin hısımlarıdır. Hacı Mahmut oğlu Ömer’in karısı Leyla da Millî aşiretindendir.
Otuz tüfekli adam, Millîlerin yardım çağrısına gider.
Sabahın erken saatlerinde Ermenilerle çatışmaya girerler; silah sesleri Şamiran’dan duyulur. Hacı Mahmut’un evinde kalan o İstanbullu Türklerden biri, İso oğlu Maruf ile kapı komşusu olduğu için seslenir. Melle Xelîl ve Mihemed Reşîd de Maruf’un yanındadır. Silah sesleri gelince o İstanbullu asker, "Maruf baba!" der. Maruf "Ne var?" diye sorunca, asker "Vallahi bugün ana baba günüdür," diye cevap verir.
Bir süre sonra Ermeniler bunlara bir top mermisi atar, top önlerine düşer. Reso Amca hemen müdahale ederek, "Düşman buraya hedef aldı; avcı kolları şeklinde yayılın, saldırıya geçin ve topun menzilinin altına girin. Düşman yine aynı yeri vuracaktır," der.
Avcı kolları şeklinde saldırıya geçerler. Düşman bir kez daha ateş eder ama top bu sefer arkalarına düşer. Topun başındaki düşman, fırsatın elinden kaçtığını görünce birkaç topu peş peşe rastgele ateşleyip kaçar. O asker yine seslenir: "Maruf baba!" Maruf "Ne var?" deyince asker, "Müjde, düşman kaçtı!" der.
O asker savaş konusunda baya tecrübeliydi. Ermenileri önlerine katıp Heççe Dağı'na kadar sürdüler; vakit akşam oldu. Sabah erkenden başlayan savaş akşama kadar sürmüştü.
O zamanlar mertlik vardı; kime görev verilse "gitmem" demezdi, kimse kendini geri çekmezdi.
Akşam vaktinde Millîlerin ağası Kor Hemê’nin evine vardık. Erkeklerin hepsi gitmişti, geriye sadece kadınlar ve çocuklar kalmıştı. Yiyecek ekmek bile yoktu; onlar için iki koyun kestiler, ekmeksiz sadece kavurma yediler. Bizim Redkî aşiretinin içinde "Qecerî" dedikleri bir aile vardır. O yardıma giden otuz tüfekten altısı Qecerîlere aitti. Benim babam terziydi; Ermenilerle savaşıldığı ve ölüler kaldığı vakit, babam onların kıyafetlerinden ve kaputlarından (paltolarından) bizim milletimiz için giysiler dikerdi. Babam, yiğitlerin kıyafetlerini askeri üniforma gibi özenle dikerdi. Kollarına ise gri bir çizgi çekerdi. Kor Hemê dedi ki: "Allah beni şu gri kollululara (qole gewra) kurban etsin; vallahi bu gri kollular olmasaydı, o adamlar namusumuzu ayaklar altına alacaktı."
Kor Hemê böyle söyleyince Qecerîler bu söze darıldı ve kavurmadan yemediler. Diğerleri yemeklerini yedi, tam kalkıp döneceklerken Kor Hemê, "Gitmeyin, Ermeniler tekrar gelir, çoluk çocuğumuzu öldürürler," diye yalvardı.
Osmanlı tarafından gelen Ermeniler ile Revan Ermenileri birleşmiş, bize saldırıyorlardı. Her gün bir Müslüman köyünü basıyor, insanları katlediyorlardı. Bizimkiler, "Düşman hazırlıklı gelmiş, bizim ise cephanemiz bitti; eğer sizin cephaneniz varsa kalalım," dediler.
Ağa, "Vallahi cephane yok," dedi. Bu sefer genç kızlar ve gelinler yollarına çıkıp, "Bizi de yanınızda götürün, namusumuz Ermenilerin eline geçmesin," dediler. Bizimkiler de "Biz sizin namusunuzu korumaya geldik, sizi götürürsek, bu hakâret olur" diyerek onları teselli ettiler.
Sonunda artık Kürtlerin Ermeni saldırılarından sığınacak yeri kalmadı; Aras Nehri’nin bu tarafına, Osmanlı tarafına geçtiler.
Revan'da komşumuz olan o Millîler şu an Kars’tadırlar. Revan’dan bu tarafa geldikleri vakit gece karanlığıydı. Kewranser Köprüsü'nün yakınına ulaştılar; Mellexidira köyünden Mihemed Reşîd de onlarla beraberdi. Mihemed Reşîd, "Yahu biz böyle sessizce gidiyoruz ama ya Ermeniler köprüyü tutmuşlarsa? Onlar bize ateş açmadan biz bir el ateş edelim," dedi.
Köprüye doğru bir el ateş ettiler; meğer köprünün altında pusu kuran yedi kişi varmış, birden ateşe başladılar. Silahlarından çıkan alevler karanlığı aydınlatıyordu. Bizimkiler de o namlu alevlerine doğru nişan alıp ateş ettiler ve onlardan üç kişiyi öldürdüler.
O hengamede kadınların ve çocukların çığlıkları yükseldi. O sırada Sedo’nun halası, İbrahim’in annesi ve Newo Amca’nın kız kardeşi olan Helê halan, "Sürün, durmayın sürün!" diye feryat etti.
Onun teşvikiyle kafileyi hızla sürdüler. Helê hala da atlıydı ve heybesi tamamen fişek doluydu. Kimin mermisi bitse hemen Helê halanın yanına koşup fişek alıyordu. Bu sayede köprüyü geçip Osmanlı tarafına ulaştılar. Bu taraftaki halk onları kucaklayarak karşıladı. Onlar da "Vallahi Allah bizi kurtardı," dediler.
Helê hala gibi dirayetli kadınlar artık kalmadı. Uzun boylu, heybetli bir kadındı; saçlarına kına yakar, önündeki önlüğüyle durmadan teşiyi (yün eğirme aleti) çevirirdi; Allah ona rahmet eylesin.
Revan’da ekonomik durumumuz çok iyiydi, huzurumuz yerindeydi. Sürülerimizi oradan otlata otlata Halep’e kadar götürür, satardık. Dönüşte de Revan’da satmak için çeşitli mallar getirirdik. Ancak savaşın ateşi her yeri sardı ve biz Revan Kürtlerini de yakıp kavurdu.
✅️ Yukarıdaki bilgiler Redkî aşiretinden Hesenê Emer'in "Ji Rewanê heta Mûşê" (Erivan'dan Muş'a kadar) isimli kitabından alınmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder